İnsan Vücudu Ve Organların Görevleri Hakkında Gerekli Bilgi

İnsan Vücudu Ve Organların Görevleri burada sizleri bekliyor.Hepinizi bekliyorum…

Yüz trilyon hücrenizin her biri adeta birbirlerinden haberdarmış gibi büyük bir uyum içindedir. Siz bu yazıyı okurken kalbinizin bir dakikada kaç kez attığı, kemiklerinizde depolanan kalsiyum oranı, kanınızdaki şeker yoğunluğu, böbreklerinizin dakikada süzdüğü kan miktarı ve bunlara benzer binlerce detayda söz konusu uyum görülür.Bütün bu sistemler göz önüne alındığında, insan vücudu 100 trilyon müzisyenin oluşturduğu dev bir orkestraya benzetilebilir. Bu orkestra 24 saat eşsiz besteleri seslendirir. Müzik kimi zaman hızlanır, kimi zaman yavaşlar. Kimi zaman tempolu, kimi zaman sakin bir melodi seslendirilir. Ancak orkestradaki müzisyenler, aralarındaki kusursuz uyumu hiçbir zaman kaybetmezler. Peki bu eşsiz senfoniyi idare eden kimdir? Nasıl olur da milyonlarca müzisyen aynı anda ortak notaları, farklı müzik aletleriyle çalabilir?

İnsan vücudundaki 100 trilyon hücreyi birbirine hormonlar bağlar. Hormonlar hücreler arasında mesaj taşımakla görevli olan proteinlerdir. Vücudun büyümesi, üremenin düzenlenmesi, vücuttaki iç denge, sinir sistemindeki koordinasyon ve daha birçok işlem hormonların gereken yerlere ulaştırdıkları mesajlar sonucunda gerçekleşir.

Hiç kimsenin vücuttaki bu mükemmel koordinasyona bir müdahalesinin olması söz konusu değildir. Örnek olarak yediğiniz besinlerin sindirimi sırasında salgılanmaya başlayan sekretin hormonunu ele alalım. Belki de böyle bir hormonun varlığından bile haberiniz yokken sizin için bu hormon salgılanmaya başlanır ve bu sayede bağırsaklarınızın asitten zarar görmesi engellenir. Bunu engellemeniz ya da değiştirip başka bir yöntemle kendinizi koruma altına almanız mümkün değildir. Bu, vücuttaki diğer bütün organlar, enzimler, sistemler için geçerli olan bir durumdur.

İnsanın kendi vücudunda olup bitenlerden haberi yokken vücudunda her yönden mükemmel bir sistem kurulmuştur. Vücudunuzdaki maddeler sizin için emirler verip, vücut dengenizi sağlarken, sizi su içmeye ya da yemek yemeye, hızlı hareket etmeye yöneltirken siz bu yönlendirmenin farkına bile varmazsınız. Hayatta kalmanız vücudunuzdaki hormonlar vasıtasıyla kontrol edilen emir-komuta sistemine bağlıdır.

Peki bu sistem nasıl ortaya çıkmıştır? Denetimi nasıl sağlanmaktadır? Hormonlar nerede, ne zaman harekete geçmeleri gerektiğini nasıl bilmektedirler?

Hormonal sistemin tek bir anda bir bütün olarak ortaya çıkması, ilerleyen sayfalarda verilecek örneklerde de görüleceği gibi zorunludur. Bunun aksi bir durumu düşünmek mümkün değildir. Yani hormonlar sahip oldukları özellikleri zaman içinde kazanmış olamazlar. İnsan vücudundaki diğer bütün sistemler gibi hormonal sistem de tek bir anda ortaya çıkmış yani yaratılmıştır. Allah’ın varlığının, gücünün sınırsızlığının delillerinden biri olan bu sistemin detayları insanı bir kere daha Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünmeye teşvik etmektedir. Allah ayetlerinde, yarattığı varlıklar üzerinde düşünmeyi ve Kendisi’ne yönelip dönmeyi emretmiştir. Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:

Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız.

Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır.

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O’nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.

Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır.

Denizi de sizin emrinize veren O’dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar) O’nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir.

Sizi sarsıntıya uğratır diye yerde sarsılmaz dağlar bıraktı, ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki doğru yolu bulursunuz.

Ve (başka) işaretler de (yarattı); onlar yıldız(lar)la da doğru yolu bulabilirler.

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 10-17)

VÜCUTTAKİ KONTROL SİSTEMİ

Uçaklarda, uzay mekiklerinde, hatta bazı modern otomobillerde aracın o anki durum ve kapasitesini denetleyen kontrol bilgisayarları vardır. Ancak insanların 20. yüzyılda geliştirdiği bu sistemlerden binlerce yıl önce, söz konusu denetim sistemlerinin en mükemmeli yeryüzünde zaten mevcuttu. Hem de insanın kendi vücudunun içinde…

Bir kablo ağı boyunca uzanan sinir sistemi ve kimyasal uyarıları değerlendiren hormonal sistem, insan vücudundaki kontrol ve denetim mekanizmasını oluşturur. Bu sistemler insanın hayal gücünün alamayacağı kadar yüksek bir teknolojiye sahiptir.

Her iki sistem de büyük ölçüde klasik tepki prensiplerine göre çalışır. Kontrol merkezinden gönderilen bir mesaj, hedef organın aktivitesinin artırılmasına veya azaltılmasına neden olur. Sürekli bilgi akışı sayesinde her an değerlendirmeler yapılır ve bu değerlendirmelere göre yeni emirler gönderilir. Her saniye milyonlarca bilgi işlenir.

Sinir sistemi, bilgi akışını, bütün vücudu kaplayan kablo ağı -sinirler- yoluyla sağlar. Birçok noktada sinir sistemi ve hormon sistemi birlikte çalışır. Örneğin adrenalin hormonunun salgılanması için sinir sisteminden gelecek uyarılara ihtiyaç vardır.

Hormonal sistemde haberleşme ağı, kan dolaşımı sayesinde kurulur. Hormonal bir bez, mesaj taşıyan molekülleri doğrudan kana salgılar. Kan yoluyla bütün vücuda yayılan bu mesajlar hedef organa ulaştığında bu organı harekete geçirir. Bu demektir ki, hormonal sistem dolaşım sistemi olmadan çalışamaz. Hormon ve sinir sistemi arasındaki bağlantıyı da hatırlayacak olursak, hormon-sinir-dolaşım sistemlerinin aynı anda var olmaları gerektiği gerçeği ile karşılaşırız.

Hormonal sistem (endokrin sistem) ve sinir sistemi, birlikte vücudun içinde bulunduğu sabit durumu korumak için çalışırlar. Hormonal sistem; üreme, beslenme maddelerinin hücreler tarafından kullanımında, tuz ve sıvı dengesini düzenlemede rol oynar. Dokulardan ve bezlerden meydana gelen bu sistemin, vücuttaki diğer organlarla dahası bütün vücut hücreleriyle olan uyumu son derece dikkat çekicidir. Hormonal sistemi oluşturan bezlerin kanalları yoktur. Bezler çevrelerindeki dokulara hormonları bırakır ve hormonlar kılcal damarlar tarafından emilip kan yolu ile taşınırlar. Hormonları harekete geçiren, hedef dokuların durumlarıdır. Çoğu zaman hormonlar sadece o dokuya özgü olabilir. Örneğin erkeklik hormonu testosteron salgılandığında yüzdeki kılların çıkmasına sebep olur, fakat kafa derisindeki saçlara hiçbir etkisi olmaz. Bununla birlikte bütün vücudu etkileyen hormonlar da vardır. Örneğin tiroid hormonu, vücuttaki bütün hücreleri uyarır.

ANAHTARLAR VE KİLİTLER

Hormonlar genel olarak insan vücudunun iç ortamını düzenlemek üzere programlanmış ve kodlanmış bir sinyal grubu olarak tanımlanır. Bu sinyallerin her biri farklı organ ve dokulardaki hücreleri uyarır. Bir hormon hedef hücresine varıncaya kadar geçtiği birçok dokuda fark edilmez. Peki hedef hücre kendi hormonunu nasıl tanır?
Hormonlar ve hormonların etkilediği algılayıcılar birbirleriyle anahtar-kilit ilişkisi içindedirler.

Hedef hücrelerin yüzeylerinde bir anten (algılayıcı) bulunmaktadır. Hormon bu anten ile tam olarak birleşir. Anten ve hormon birbirlerine o kadar uygun yaratılmışlardır ki, gönderilen hormon hiçbir zaman yanlış antene bağlanmaz.

Bu şekilde her hormon bir anahtara, bu hormonun etkilediği algılayıcı da yalnızca o anahtarla açılabilecek özel bir kilide benzer. Ancak hormon ve hedef hücre arasındaki üç boyutlu uyum, anahtar ve kilit arasındaki üç boyutlu uyumdan çok daha kompleks ve üstündür. Sadece bir hormon kilide uyar ve o hücrenin genel yapısını etkiler. İşte bu uyum sayesinde hiçbir zaman yanlış bir organ ya da doku harekete geçirilmez.51

Hormon molekülünün hücrenin yüzeyinde bulunan antene kenetlenmesiyle birlikte hücrenin içinde bir dizi zincirleme reaksiyon gerçekleşir. Bu reaksiyonlar sonucunda hücre kendisine emredilen görevi yerine getirir. Olay şöyle gerçekleşir;

Örneğin gönderilen emir hücreye özel bir protein üretmesini emrediyorsa, hücrenin içinde bulunan çeşitli enzimler harekete geçer. Bu enzimler hücrenin bilgi bankası olan DNA’ya giderek üretilmesi gereken proteine ait bilgiyi bulur ve kopyalar. Böylece gerekli proteinin üretimi başlamış olur.

Sistemin elemanları bir zincirin halkaları gibi çalışır. Bu halkalardan herhangi birinin görevini yapamaması zincirin kopmasına, yani bütün sistemin bozulmasına neden olacaktır. Böyle bir aksaklığın sonuçları vücut için çok ağır olur; hatta kimi zaman ölümle sonuçlanır.

HORMONAL SİSTEMİN ŞEFİ

0.5 gr ağırlığında, bir bezelye tanesi büyüklüğünde küçük bir et parçası ve bu et parçasını oluşturan hücreler, vücudunuzu sizin adınıza yönetir ve denetler. Hormon sisteminin yönetim merkezi olan “hipofiz bezi” isimli bu küçük organ, yeryüzünün en mükemmel orkestrasının şefidir. Bu küçük şef, emirlerini hormon adı verilen moleküller yardımıyla diğer hücrelere bildirir.

Hipofiz bezi, hormon sisteminin yöneticisi ve düzenleyicisidir. Beynin hipotalamus isimli bölgesinin kontrolü altında çalışır. Bu küçük et parçası hipotalamustan gelen bilgiler sayesinde sizin hangi şartlarda neye ihtiyacınız olduğunu, bu ihtiyacı gidermek için hangi organın hangi hücrelerinin çalışması gerektiğini, bu hücrelerin kimyasal mekanizmalarını, fiziksel yapılarını, üretilmesi gereken ürünleri ve üretimin durdurulması gerektiği zamanı bilir. Bilmekle kalmaz çok özel bir haberleşme sistemi sayesinde bu ihtiyaçların karşılanması için gerekli yerlere bütün emirleri verir.

Örneğin insan vücudu ergenlik döneminin sonuna kadar gelişir. Bu dönem boyunca trilyonlarca hücre bölünerek çoğalır, doku ve organların büyümesi sağlanır. Belirli bir büyüklüğe ulaşıldığında dokularda büyüme faaliyeti durur. İşte ne kadar büyümeniz gerektiğini bilen ve bu büyüklüğe ulaştığınızda büyümenizi durduran, hipofiz bezi denilen bu küçük ‘şef’tir.
Hipofiz ve merkezi sinir sistemi arasındaki bağlantı görülüyor. En solda; hipofizin, beyin (1), omurilik (2) ve beyincikle (3) olan bağlantısı görülüyor. Sağda; hipofizin damar ağı ve hipotalamus ile ilişkisi:

A- Kılcal damar ağı. B- Sinüs kılcal damarları

Hipofiz bezi tarafından salgılanan büyüme hormonu hücrelere ne kadar bölünmeleri gerektiğini bildirir. Bu hormonun salgılanmasının durmasıyla büyüme de durur.

Büyüme hormonu vücutta hangi bölgelerin genişlemesi gerektiğini adeta bilir. Vücut da derhal hormonu tanıyarak kendisinden beklenen hareketi yapar. Büyüme hormonu kemiğe ulaştığında kemik hemen genişlemeye başlar. Ancak büyüme hormonu kadında ve erkekte farklı yerlere farklı şiddetlerde etki eder. Örneğin büyüme hormonu erkeğin omuz hücrelerine gider ve bu bölgeyi genişletmesi gerektiğini bilir. Ancak kadında bunu yapmaz.

Küçük bir bebeğin ses telleri dahi büyüme hormonu sayesinde gelişir. Bu hormon sesin nasıl yapılacağını bilir ve kadınların ses tellerini ince ses çıkartacak şekilde, erkeklerin ses tellerini kalın ses çıkartacak şekilde büyütür.

Hücrelerin büyüme hormonuna karşı olan itaatleri de son derece dikkat çekicidir. Bütün organ ve dokular bu sayede uyumlu bir şekilde büyürler. Örneğin burnu kaplayan derinin gelişmesi ve büyümesi durduğu zaman, burnun altında bulunan kemik dokusunun gelişmesi ve büyümesi de durur. Kemik hiçbir zaman büyümeye devam etmeye ve deriyi yırtıp dışarı çıkmaya kalkışmaz. Bütün vücut organları birbirlerine uygun bir şekilde gelişir.

ŞEF’İN DİĞER GÖREVLERİ

Hipofiz bezi vücudunuzdaki karbonhidrat ve yağ metabolizmasını da düzenler. Gerektiği zaman hücrelerinizde yapılan protein sentezini artırır.Kan basıncınız düştüğü zaman hipofizin salgıladığı moleküller, damarların etrafındaki kasların büzülmesini sağlar. Milyonlarca kasın büzülmesi ve damarların küçülmesi kan basıncını artırır.

Bu küçük şef kendisinden çok çok uzakta olan böbreklerin bile çalışmasını düzenler. Vücudunuzun suya ihtiyacı olduğu zamanları da bilen hipofiz bezi, bu durumlar için özel bir hormon üretir (vazopressin).52

Anne sütü yeni doğmuş bir bebek için hayati bir öneme sahiptir. Hipofiz bezi bebeğin bu ihtiyacının da farkındadır. Doğuma az bir zaman kala, hipofiz bezinin gönderdiği emir doğrultusunda (prolaktin hormonu) annenin süt bezleri harekete geçer ve süt salgılanmaya başlar. Yine doğum yaklaştığında hipofiz bezinin verdiği başka bir emir doğrultusunda (oksitosin hormonu) dölyatağı kası harekete geçer ve doğum olayına yardımcı olur.

Derinin güneş altında bronzlaşması aslında hücrelerin insanı güneşin zararlı etkilerinden korumak için aldığı bir önlemdir. Hücrelere bu korunma emrini veren (MSH hormonunu gönderen) de yine hipofiz bezidir.

Beyinde hipofiz bezinin bulunduğu bölgede birbirlerinden farklı kimyasal yapılara sahip 20′den fazla hormon tespit edilmiştir. Bu hormonların çoğu başka hormonların salgılanmasını sağlayan uyarıcı özellikte hormonlardır. Hormonal sistemdeki bu kusursuz uyum nasıl ortaya çıkmıştır? Hormonlar arasındaki bağlantı nasıl kurulmuştur? Bir hormon diğerinin mesajını nasıl anlamakta ve doğru tepkiyi vermektedir?

Birbirlerinden çok farklı kimyasal yapıya sahip olan, ancak aynı zamanda da mükemmel bir koordinasyon içinde çalışan bu 20 hormonun nasıl var olduğu hiçbir -sözde- evrimsel mekanizmayla izah edilemez. Tesadüflerle hormonlara bu özellikler kazandırılıp insan vücuduna yerleştirilemez. Hiçbir tesadüfi sürecin, hormonları oluşturan maddeleri üretmesi, hormonların içerdikleri mesajları belirlemeleri, bu mesajların nereye gideceğini bilmelerini sağlayacak bir sistemi hormonlara yerleştirmeleri mümkün değildir.

Hipofiz bezi hormonların toplu olarak salgılandığı bölgelerden sadece biridir. Bunun dışında böbreküstü bezi, pankreas, eşeysel bezler, tiroid bezleri gibi bölgelerde hayatın devamı için son derece önemli hormonlar salgılanır. Bu bölgelerden herhangi birinin bozulması veya eksik çalışması durumunda hayatın sürdürülmesi imkansız hale gelir. Hormonal sistemin oluşturduğu bu bütünlük çok açık bir şekilde yaratılışı kanıtlamaktadır.

Hormonal sistemi bütün detaylarıyla birlikte yaratan, herşeyden haberdar olan Allah’tır.

HORMONAL SİSTEMİN YÖNETİCİSİ

Hipofiz bezi yalnızca kendi görevlerini yerine getirmekle kalmaz. Olağanüstü bir sorumluluk duygusuyla, diğer hormonal bezlerin çalışmalarını da düzenler ve denetler.

Bu oldukça önemli bir ayrıntıdır. Çünkü bu ayrıntı bezelye büyüklüğünde bir et parçasının akılalmaz bir bilinçle hareket ettiğini gösterir. Hipofiz bezinin neler yapabildiği incelendiğinde bu gerçek daha iyi anlaşılır.

Hipofiz bezi tiroid, böbreküstü ve eşeysel bezlerin çalışmalarını düzenler. Hipofiz bezi beynin ara tabanında, tiroid bezi gırtlağın altında, eşeysel bezler kadınlarda yumurtalıkta erkeklerde testislerde, böbreküstü bezi de böbreklerin hemen üstünde bulunur. Hipofiz bezi; tiroid bezinin gelişimini ve çalışmasını düzenlemek için TSH hormonu, eşeysel bezlerin çalışmasını düzenlemek için FSH ve LH hormonu, böbreküstü bezlerinin çalışmasını düzenlemek için ACTH hormonu, süt bezlerinin gelişimi ve salgılanması için LTH hormonu salgılar.


İç salgı bezleri tarafından cinsiyet hormonlarının salgılanmasını gösteren şema

Hipofiz bezinin bu organlardan yalnızca biri üzerindeki etkisini inceleyelim. Hipofizin gerekli durumlarda böbreküstü bezlerini harekete geçirmek için ACTH hormonunu salgıladığını belirttik. Hipofizden yola çıkan ACTH hormonu kana karışır ve kan yoluyla böbreküstü bezlerine ulaşır. Mesajı okuyan böbreküstü bezleri hemen gerekli hormonu üreterek vücutta bir dizi kimyasal işlemin başlamasını sağlar.

Hipofiz bezinin bütün bunları yapabilmesi için neler “bilmesi” gerekmektedir düşünelim. Hipofiz bezi;

“Böbreküstü bezinin görevini”,

“Bu görevi nasıl yerine getirdiğini”,

“Böbreküstü bezinin harekete geçmesi için gerekli olan işareti” bilmek zorundadır.

Göz önünde bulundurulması gereken bir başka nokta da moleküllerin kat ettikleri mesafedir. Hormon moleküllerinin gözle görülmeyecek kadar küçük oldukları düşünüldüğünde, bu moleküllerin beyinden böbreğe uzanan yolculuklarının insana göre binlerce kilometre ile ifade edilebilecek bir yolculuk olduğunu kabul etmek gerekir.

Bu durumda ortaya cevaplanması gereken pek çok soru çıkmaktadır: Nasıl olur da hipofiz bezi, kendisinden binlerce km uzakta bulunan başka bir hormonal bezin sorumluluklarını bilmekte, böbreküstü bezini harekete geçirecek doğru kimyasal ve fiziksel formülleri tam olarak üretmektedir? Hipofiz bezi böbreküstü bezinin çalışmasını düzenlemek gibi bir sorumluluğu niçin üstlenmiştir? Kimyasal maddelere haberleşme yeteneği kazandıran bu akıl ortaya nasıl çıkmıştır? Görmeyen, duymayan, düşünemeyen sadece moleküllerden oluşan maddeler böyle bir bilince nasıl sahip olmuşlardır?

İnsan, bilinç sahibi olan, bu bilinci kullanabilecek, geliştirebilecek, yeni yöntemler bulabilecek bir varlıktır. Diğer canlılara göre sahip olduğu tüm üstün özelliklere, zeka, öğrenme kabiliyeti, araştırma, sonuç çıkarma gibi yeteneklere rağmen -eğer bu konuda özel bir eğitim almadıysa- kendi vücudundaki hormonların nerelerden salgılandığını bilmesi, bunların üretimini yapması mümkün değildir. Hormonların çalışmasına müdahale etmesi, salgılandıkları yerleri değiştirmesi, yenilerini eklemesi de imkansızdır.

Hormon salgılayan bezler ise birer hücre topluluğudur. Bu hücreler cansız ve şuursuz atomların birleşiminden oluşmaktadır. İnsanın yapamadığı işleri, bu şuursuz atomlar topluluğu nasıl yapabilmektedir? Vücudun karanlık derinliklerinde, birbirleriyle asla karşılaşması mümkün olmayan organlar, nasıl böyle bir akıl ve şuur gösterisi sergilemektedirler?

Bu durumda ortaya çok açık bir gerçek çıkmaktadır. Hormonlar ve onları salgılayan bezler, çok üstün bir güç tarafından bu özelliklere sahip olarak yaratılmışlar ve insan vücuduna özel olarak yerleştirilmişlerdir. Devamlılıklarının sağlanması için özel bir sistem kurulmuş, bu sistem istisnasız bütün insanlarda var olacak şekilde yaratılmış ve DNA’lara bu bilgiler kodlanmıştır.

Bu işlemlerin tümü benzeri olmayan bir akıl gerektirir. Bu üstün akıl tüm evreni yaratmış olan, yüce Allah’a aittir. Allah tüm alemlerin Rabbi olan, hiçbir ortağı olmayandır.

De ki: “O, herşeyin Rabbi iken, ben Allah’tan başka bir Rab mi arayayım? Hiçbir nefis, kendisinden başkasının aleyhine (günah) kazanmaz. Günahkar olan bir başkasının günah yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.” (En’am Suresi, 164)

HORMONAL İLETİŞİMİN DİĞER SANTRALLERİ

TİROİD BEZLERİ

Hormonal sistemin dağıtım santrallerinden biri de tiroid ve paratiroid bezleridir. Tiroid bezi sağlıklı bir yaşam sürebilmeniz için vücut metabolizmanızı düzenler. Bunu, ürettiği özel bir hormon (tiroksin) sayesinde yapar. Tiroksin hormonu vücuttaki bütün hücrelere etki eden bir hormondur ve hücrelerin kullanacağı oksijen miktarını belirler. Örneğin bir hücrede mitokondrinin bulunduğu ortama tiroksin hormonu verildiğinde, oksijen tüketimi ve enerji üretimi artar. Kandaki tiroksin yetersizliğinde ise metabolizmanın yavaşlamasının yanısıra doku sıvısında su ve sodyum miktarı artar. Kanda kolesterol miktarı yükselir.

Tiroid bezi boynun alt önbölgesinde, soluk borusunun ön tarafında ve gırtlağın altında bulunur. Tiroid bezinden vücudun enerji üretimi ile ilgili metabolizmasını düzenleyen hormonlar salgılanır.

Tiroid bezinde tiroksin hormonunun üretilmesi ve salgılanması da yine içiçe geçmiş bir sistem sayesinde çalışır. Tiroksin hormonunun salgılanması, hipofiz bezinin ön lobundan salgılanan “tirotropin” adlı başka bir hormon tarafından düzenlenir.

Tiroid bezinden salgılanan başka bir hormon da kalsitonindir. Kalsitonin hormonu, paratiroid bezinden salgılanan parathormon (PTH) ile birlikte vücudun kalsiyum-fosfat miktarının düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Kalsiyum miktarının düzeni ise insan açısından son derece hayatidir; bu madde, kemik oluşumu, kas ve sinir sisteminin çalışması, kanın pıhtılaşması, hücre zarından aktif taşımanın yapılması gibi son derece hayati işlerde kullanılır. Bu nedenle kanda belirli bir düzeyde kalsiyumun mutlaka bulunması gerekir. İşte bu yüzden kemikler kalsiyum depolayan bir banka görevi görür. İki farklı hormon da bu bankaya kalsiyumun yatırılmasını ya da geri çekilmesini sağlar.56

Tiroid bezinin üzerinde bulunan paratiroid bezinin ürettiği parathormon kandaki kemiklerde depo edilen kalsiyumun kana geri verilmesinde rol oynar. Bu hormonun salgılanması, hipofiz bezi ve sinir sisteminin doğrudan etkisi olmadan, kandaki kalsiyum miktarına göre otomatik olarak düzenlenir. Bu hormon kanda kalsiyum miktarı düştüğünde bunu hemen tespit eder ve doğrudan kemik hücrelerine etki ederek, kemikten kana kalsiyum geçişini hızlandırır. Kandaki kalsiyum miktarı belli bir seviyeyi geçtiğinde ise tiroid bezinden kalsitonin hormonu salgılanır. Kalsitonin kandaki fazla kalsiyumun kemiklerin yapısına geçerek orada depolanmasını sağlar.

İnsan vücudu için son derece önemli işlevleri olan bu hormonun eksikliği ya da fazlalığı durumunda ne gibi sorunlar ortaya çıkar?

Parathormonun azlığında, kandaki kalsiyum miktarı azalır, buna bağlı olarak kaslarda, özellikle de el ve yüz kaslarında kasılmalar yani tetani görülür. Eğer bu nefes borusundaki kaslarda olursa nefes almayı engeller ve ölüme yol açabilir. Hormonun fazlalığında ise, kemiklerdeki kalsiyum depoları boşaltılarak kana verilir. Bu durum kemiklerin kolayca bükülmesine ve kırılmasına sebep olur. Böbrekler kandaki fazla kalsiyumu atmaya çalışır fakat bu kalsiyum kristalleri böbrek taşlarına da neden olabilir.

Bu örneklerde görüldüğü gibi, insanın yaşamını sağlıklı ve rahat bir şekilde sürdürmesi, hormon sisteminin tam olarak çalışmasıyla mümkündür. Nitekim yalnızca tiroid bezinin çalışmasındaki küçük bir aksaklık pek çok hastalığa neden olabilmektedir. Peki böylesine kusursuz bir sistemi kuran ve işleten kimdir? Buraya kadar hep kandaki eksilen maddeleri fark eden, bu eksikliğin miktarını tespit ederek gerekli maddeleri üreten, bu maddelerin içeriğinin ne olması gerektiğini çok iyi bilen ve gerektiği miktarda maddeyi gerektiği sürece üreten, vücudun diğer organları üzerinde de etkisi olan bir “irade”den söz ettik. Düşünülmesi gereken nokta şudur: Böyle yüksek bir irade gösteren varlık tiroid bezinin kendisi midir? Elbette böyle bir şey mümkün değildir. Tiroid bezi dediğimiz şey bir hücreler topluluğudur; bu topluluğun içinde bir şuur sahibi aramak mümkün değildir. Bu irade, hormonlara aittir de diyemeyiz. Hormon dediğimiz şey de moleküllerden oluşan bir maddedir. O halde bu iradeyi nerede arayacağız?

İşte bu noktada karşılaştığımız tek sonuç, yaratılış gerçeğidir. Vücut içindeki tüm bezlerin, hormonal sistemi oluşturan tüm elemanların, bunların ürettikleri hormonların, o hormonların içinde yer alan moleküllerin ve onları oluşturan atomların tümü Allah’ın benzersiz yaratışının birer ürünüdür.

BÖBREKÜSTÜ BEZLERİNİN ÖNEMİ

Hormonal sistemin üretim elemanlarından biri de böbreküstü bezleridir. Böbreküstü bezlerinde üretilen önemli hormonlardan bir tanesi adrenalindir. Adrenalin hormonunun çok ilginç bir görevi vardır. Bu hormon acil bir durumla karşılaşan insan bedeninde, çeşitli değişikliklerin oluşmasına neden olur. Bu değişikliklerle insan bedeninde aniden gelişen olaylara karşı bir nevi hazırlık yapılmış olur. Bunu şöyle örneklendirebiliriz:

Bir tehlike ile karşı karşıya kalan (örneğin bir hayvanın saldırısına uğrayan) bir insan düşünelim. İlerleyen saniyelerde bu insanın bedeninin normal şartlara göre çok farklı ihtiyaçları olacaktır. Hızlı koşması, kaslarının daha hızlı çalışması, kan basıncının artması, kalbinin daha hızlı atması gereklidir. Böylece daha hızlı koşabilecek, daha çabuk kaçabilecek veya tehlike ile daha güçlü bir şekilde mücadele edebilecektir. Peki bütün bunlar nasıl gerçekleşecektir?

Tehlikenin ortaya çıkması ile birlikte vücutta alarm düğmesine basılır. Beyin, böbreküstü bezlerine yıldırım gibi bir emir gönderir. Böbreküstü bezinde bulunan hücreler alarm durumuna geçer ve acil olarak adrenalin isimli bir hormon salgılarlar. Adrenalin molekülleri kana karışır ve vücudun çeşitli bölgelerine dağılır.

Adrenalin hormonunun bir amacı vardır. Bütün vücudu topyekün alarm durumuna geçirmek ve insanın daha güçlü, daha dayanıklı ve daha hızlı olmasını sağlamaktır.

Salgılanan adrenalin molekülleri damarlarda özel bir düzenleme yaparlar. Adrenalin molekülleri acil durumda önemli organlara daha çok kan gitmesini sağlar. Bunun için kalbe, beyne ve kaslara giden kan damarlarının etrafında bulunan hücreler adrenaline itaat eder ve damarın genişlemesini sağlar. Böylece hayati organlara daha çok kan gider.

Adrenalin molekülleri ihtiyaç duyulmayacak organlara giden damarları da daraltırlar. Böylece bu organlara daha az kan gitmesi sağlanır.

Adrenalin moleküllerinin etkisi kalbe, beyne ve kaslara giden damarları açarken, karaciğere ve deriye giden damarları daraltmaktadır. Böylece beden için ihtiyaç duyulan ekstra destek sağlanmış olur. Hiçbir zaman yanlışlıkla kalbe veya beyne giden damarlar daralıp karaciğere veya deriye giden damarlar genişlemez. Adrenalin molekülü ne yapması gerektiğini çok iyi bilir. Damar hücreleri de adrenaline harfiyen itaat ederler. Bedeninizde bulunan yüzlerce damarın çapı ve nereye ne miktarda kan ilettikleri, gözünüzle görülmeyen bir hormonun aklı tarafından ayarlanmaktadır.

Deriye az kan pompalanmasının bir başka hikmeti daha vardır. Bu sayede muhtemel bir yaralanmada kan kaybetme riski en aza indirilmiş olacaktır. Aşırı heyecan karşısında deride gözlemlenen soluklaşmanın nedeni de o anda deriye daha az kan pompalanıyor olmasıdır.

Adrenalin molekülleri her organ için farklı bir anlam taşır;
Böbreküstü bezlerinden(adrenal korteks) salgılanan başka bir hormon olan aldosteronun yokluğu mutlak ölümdür. Vücuttaki mineral dengesini sağlayan bu hormonun salgılanmaması durumunda dolaşım yetmezliği, kas yorgunluğu, deride pigmentleşme gibi hastalıklar ortaya çıkar. Kan şekeri düşer, enfeksiyon direnci azalır. (Invitation to Biology, s.436) Kısacası insanın sağlıklı yaşamı, resimde gördüğünüz (üstte) atomların birleşip aldosteron isimli bu hormonu oluşturması ile mümkündür. Bu işlemler sırasında sergilenen şuur ve iradenin bu hormonu oluşturan şuursuz ve cansız atomların eseri olduğunu iddia etmek hiç kuşkusuz ki büyük bir mantık hezimetidir.

Damara gittiği zaman damarı genişleten adrenalin molekülü, kalbe gittiği zaman da kalp hücrelerinin kasılmalarını hızlandırır. Böylece kalp daha hızlı atar ve kaslara ekstra güç için ihtiyaçları olan kan sağlanmış olur.

Adrenalin molekülü kas hücrelerine ulaştığı zaman da kasların daha güçlü bir şekilde kasılabilmelerini sağlar.

Karaciğere ulaşan adrenalin molekülleri burada bulunan hücrelere kana daha çok şeker karıştırmalarını emreder. Böylece kandaki şeker miktarı artar ve kasların ihtiyacı olacak ekstra yakıt sağlanmış olur.

Bütün bu özel ayarlamalar sonucunda metabolizma % 100 oranında bir güç artışı sağlar. Adrenalinin vücutta yaptığı değişiklikler sayesinde insan daha hızlı düşünen ve karar verebilen, daha güçlü mücadele edebilen, daha hızlı koşabilen ve daha çok dayanıklılık gösterebilen bir duruma gelir.

Adrenalin molekülleri bir insanın tehlike anında bedeninde ne gibi değişikliklere ihtiyacı olduğunu çok iyi bilmektedir. Dahası bu moleküller bütün vücudu ortak bir uyum içinde tehlikeye hazırlamaktadırlar.

Kendisine adrenalin hormonu ulaşan her doku ve organ ortak bir amaç için hareket etmeye başlamaktadır. Hiçbir organ ortak amacın dışında veya tersine hareket etmemektedir.

Acil durumlar karşısında insan bedeninin vermesi gereken tepkiler ve alınması gereken önlemler dahi insanın bilgisi ve kontrolü dışında alınmış ve insan vücuduna yerleştirilmiştir. Adrenalin hormonu ve vücut üzerindeki etkisi bu sistemlerin birbirlerine uygun ve özel bir şekilde yaratıldığını bir kez daha ispat etmektedir.

DARWINİZM’İ YALANLAYAN HORMONLAR

Siz hiç farkında olmadığınız halde, vücudunuzda her an binlerce emir gider gelir ve yaşamınızı en uygun ve en kolay hale getirir.

Örneğin, heyecanlandığınızda veya korktuğunuzda, sinir hücreleriniz derhal sinyal sistemini uyarır ve büyük bir hızla ve yolunu şaşmadan hedefe ulaşarak böbreküstü bezlerinizi hareketlendirir. Mesajı alan böbreküstü bezleri adrenalin hormonu salgılar. Adrenalin hormonu ise kana karışarak, neredeyse bütün vücudu alarma geçirir. Sindirim organlarının hareketlerini engeller ve sindirme sürecini durdurur. Böylece sindirime katılmayan önemli miktarda kan, kasları beslemek üzere boşta kalmış olur. Aynı zamanda kalbin ritmi hızlanır, kan basıncı artar. Akciğerlerin bronşları genişleyip, oksijen girişini ve kanın oksijenle beslenmesini hızlandırır. Kandaki şeker miktarı artar. Bu da kaslara fazladan enerji sağlar. Nihayet gözbebekleri genişler ve gözlerin ışık uyarımlarına karşı duyarlılığı artar. Bütün bu etkiler biraraya geldiğinde ise, bir insan ister kaçma, ister savunma, isterse de saldırma durumuna geçmek üzere olsun, her durumda büyük bir performans göstermeye hazır duruma gelir.

Sinir hücreleri, cansız ve bilinçsiz atomlardan oluşan yapılardır. Ancak bu atomlar, vücudun ihtiyaç duyduğu durumları hemen anlayarak, vücudun ilgili yerine derhal mesaj gönderirler. Mesajı alan yer de aynı şekilde cansız atomların birleşmesinden meydana gelmiştir. Buna rağmen kendisine gelen mesajı hemen anlar ve harekete geçerek gerekli hormonu üretir. Bu hormon ise, son derece şuurlu bir şekilde ve üretiliş amacını gayet iyi bilerek tüm vücudu dolaşır ve ilgili organları alarma geçirir.

Bu kadar şuurlu, planlı, organize ve amaca yönelik bir sistemin tesadüfen oluştuğunu düşünmek akla, mantığa ve sağduyuya yüz çevirmektir. Darwinistler, tüm bu sistemlerin ve organların tesadüfen oluştuğunu iddia ederek, çocukların dahi gülecekleri bir duruma düşmektedirler.

Evrimci ve ateist bir felsefeci olmasına rağmen, Malcolm Muggeridge Darwinizm’in içinde bulunduğu bu durumu şöyle itiraf eder:

“Ben kendim, evrim teorisinin, özellikle uygulandığı alanlarda, geleceğin tarih kitaplarındaki en büyük espri malzemelerinden biri olacağına ikna oldum. Gelecek kuşak, bu kadar çürük ve belirsiz bir hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle karşılayacaktır.” (Malcolm Muggeridge, The End of Christendom, Grand Rapids: Eerdmans, 1980, s; 43)

KADIN VE ERKEK FARKINI OLUŞTURAN BEZLER

İnsan ergenlik çağına geldiğinde hipofiz bezi vücutta bazı değişikliklerin yapılması gerektiğini adeta fark eder ve eşeysel bezlere bir dizi emir gönderir. Bu emir üzerine eşeysel bezler harekete geçer. Kadın eşeysel bezlerinde salgılanan bir hormon (östrojen) kadın vücudunu olgunlaştırıp üreme organları ve vücut yapısının gelişimini düzenlerken, başka bir hormon da (progesteron) kadını gebeliğe hazırlar.

Erkek eşey bezlerinden salgılanan başka bir hormon ise (testesteron) erkeklere özgü vücut yapısının ortaya çıkmasını ve cinsel gelişimin düzenlenmesini sağlar.

Her iki bedenin hipofiz ya da tiroid bezlerinde üretilen hormonlar birbirleri ile hemen hemen aynı özelliklere sahiptir. Ancak eşeysel bezler ergenlik çağına gelindiğinde birbirlerinden tamamen farklı hormonlar, üretirler. Çocukluk döneminde de vücutta olan ancak salgılanmayan cinsiyet hormonlarının vücut olgunlaştığı zaman harekete geçmeleri de hep belli bir düzen ve zamanlamaya uygun olmaktadır. Bu olay nasıl gerçekleşir?
Progesteron kadın vücudunu gebeliğe hazırlayan, testesteron ise erkeklere özgü özelliklerin meydana gelmesini sağlayan hormondur.

Vücudunuzun içindeki bir molekül geçen zamanı yani tarihi hesaplamakta ve belirlenmiş bir tarihte harekete geçmektedir. Bir maddenin zaman hesaplaması yapması, üstelik bütün insanlarda hemen hemen aynı zamanları tutturarak harekete geçmesi insanı hayrete sürükleyen bir olaydır. Bir hormonun tarih bilmesi mümkün müdür? Elbette ki böyle bir şey mümkün değildir. Hormonları belli zamanlarda harekete geçiren onları yaratmış olan Allah’tır. Ne zaman salgılanıp ne zaman duracaklarını belirleyen Allah’tır. Allah her türlü yaratmayı bilendir.

ÇOK HASSAS BİR ÖLÇÜ

Vücudumuz için vazgeçilmez ve hayati bir göreve sahip hormonlar, acaba kanımızda ne kadar yer tutmaktadır? 1 litre kanda 1 gramın milyarda biri ile milyonda biri kadar hormon bulunur.59 Bu kadar az miktarda bulunmalarına rağmen hormonlar insan vücudundaki hemen hemen bütün işlemlerde haberleşmeyi sağlayıcı, harekete geçirici rol oynamaktadırlar.

Kanda akıl almayacak kadar küçük bir yer tutan hormonların, gerektiği zaman gerektiği miktarda salgılanmaları ve gerektiğinde hemen durdurulmaları son derece önemlidir.

Peki bu düzenlemeyi yapan kimdir? Hormonların fazla salgılandığını fark edip, “dur” emrini kim vermektedir?
Tiroid bezinin büyümesi ile guatr (yanda) adı verilen hastalık ortaya çıkar.

Salgılanan hormonların etki ettikleri organlar eğer yapmaları gereken görevden daha fazlasını yaparlarsa bu, vücut için tehlike anlamına gelir. İhtiyaçtan fazla çalışan bir organ, kendisini harekete geçiren hormonları üreten salgı bezine bir mesaj gönderir. Bu mesaj “benim çalışmama artık ihtiyaç yok, beni çalıştıran hormonu üretme” anlamına gelir.

Bu sistemin bozulduğu hastalıklardan biri, tiroid bezinin fazla çalışması anlamına gelen hipertiroid hastalığıdır. Eğer bu hastalık tedavi edilmezse insan yaşamını sürdüremez.

Görüldüğü gibi istisnai hastalık durumları dışında, bu sistem kusursuz bir şekilde işler. Her organ kendisi ile ilgili hormonu hangi salgı bezinin ürettiğini bilir. Eğer bu bez kendisini ihtiyaçtan fazla çalıştırırsa organ duruma müdahale eder. Hormon bezi ve ilgili organ adeta iki insan gibi birbirleri ile iletişim kurar. Bu sayede insan sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürür.

Ancak tüm bunlar gerçekleşirken insanın bu olayların tek bir tanesinden bile haberi olmaz; sağlığı ile ilgili bu hayati konularda kendisi bir çaba göstermek zorunda kalmaz. Çünkü Allah, insanın sağlıklı yaşaması için cansız ve şuursuz atomlardan oluşan molekülleri birer vesile kılmıştır. Bu, Allah’ın tüm insanlar üzerindeki sonsuz rahmetinin bir delilidir.

HORMONLARIN PAKETLENMESİ

Bir otomobil fabrikasında üretilen aracın farklı parçaları -şase, kaporta, camlar, motor, koltuklar- farklı imalathanelerde üretilip daha sonra biraraya getirilirler. Bazı hormonların üretimlerinde de aynı planlama söz konusudur.

DNA’daki bilgiler doğrultusunda ribozomlarda üretilen farklı parçalar endoplazmik retikulum bölgesinde biraraya getirilirler. Daha sonra bu parça bir fabrikada olduğu gibi farklı bir bölgeye -golgi cisimciğine- iletilir ve burada hormon son ve kullanılabilir haline getirilir.
Hormonlar, hem salgı bezleri (a), hem de uyarı salgılayan hücreler (b) tarafından salgılanır. Hormonlar genelde kan tarafından taşınır ve hedef hücrelere götürülür.

Hormon, mükemmel haliyle üretilmiştir ancak bu yeterli değildir. Hormonun üç boyutlu mükemmel yapısını kan yoluyla yapacağı uzun yolculuk boyunca koruyabilmesi gerekir. Aksi takdirde hormon yolda bozulur ve hedef hücreleri etkileyemez hale gelir. Ancak bu tehlikeye karşı da gerekli tedbir alınmıştır. Golgi cisimciğine getirilen hormon molekülü burada ince bir zardan oluşan özel bir paketle kaplanır. Artık hormon molekülü yapacağı uzun yolculuğa hazırdır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Üretimi yapan hücreler hormonları kendileri kullanmayıp dış ortama gönderirler. Bunlar, hücrenin tanımadığı ve hiçbir zaman bilemeyeceği kadar uzaktaki bambaşka hücreler tarafından kullanılırlar. Mesafe o kadar uzaktır ki, hücrenin boyutu düşünüldüğünde ürettiği maddenin aldığı yol, bizim boyutumuzda binlerce kilometre ile ifade edilebilir. Hücre büyük bir özen ve zahmetle ürettiği maddelerin nerede ve nasıl kullanıldığını bilmez. Ama bu bilinmeyen amaç uğruna, ne işe yaradığını bilmediği kompleks ürünleri bütün hayatı boyunca üretmeyi sürdürür.
Her insanın vücudunda bulunan aynı hormonlar hep aynı formüllere sahiptir. Bu sayede her insanda aynı işlevleri görürler. Bazen tek bir hormonun formülündeki bir maddenin eksikliği dahi hormonun işlevlerini yerine getirememesine neden olur. Örneğin yeni doğan bebeklerde tiroid dokusu, hipofiz, tiroid hormonu algılayıcıları ve diğer tüm ilgili enzimler olmasına rağmen hormon üretimi için gerekli olan iyot maddesi olmazsa bunların hiçbiri işlev göremez. Tiroid hormonu diğer organ ve dokuları da etkilediğinden en ufak bir bozuklukta kalp başta olmak üzere tüm hayati sistemler bozulmaya başlar. Eğer böyle bir rahatsızlık doğuştan itibaren mevcutsa bebeğin uzun süre yaşama şansı yoktur.

Örneğin beynin hemen altında bulunan hipofiz bezindeki hücrelerin ürettikleri özel bir hormon, böbrek faaliyetlerini düzenler. Hipofizdeki bir hücre, böbreğin nasıl birşey olduğunu, nerede bulunduğunu, ne gibi işlemler yaptığını bilemez. Peki hiç bilmediği ve hayatı boyunca da bilemeyeceği bir organ olan böbreğin yapısına tam uygun özelliklerde bir maddeyi nasıl üretebilir? Nasıl olup da böbreğin yapısına bu kadar hakim olabilir? Bu sorunun tek cevabı, bütün bu kusursuzluğun hücrelerin iradeleri ile gerçekleşmesinin kesinlikle mümkün olmadığıdır. Hücreler bu iş için özel olarak Allah tarafından yaratılmışlardır.

İNSAN BU MÜKEMMEL SİSTEMİ KİME BORÇLUDUR?

Evrim teorisi, insan vücudunun milyonlarca yıllık bir süreç içinde küçük aşamalar geçirerek bugünkü haline geldiğini öne sürer. Bu, şu demektir: İnsan bedenindeki organların bir kısmı, bir zamanlar yoktu, ancak daha sonra evrimleşerek oluştu.

Böyle bir iddianın asla mümkün olmadığını görebilmek için, hormonlardan verdiğimiz örneklere tekrar bakalım. Örneğin insan vücudundaki kalsiyumun dengede tutulmasını sağlayan sistemin çalışması için birbirinden bağımsız birçok faktörün aynı anda var olması gerekmektedir. Mevcut faktörlerden birinin -örneğin parathormonun- eksikliği durumunda bütün sistem işe yaramaz bir hale gelecektir. Bu durum diğer hormonal bezler ve onların üretimleri için de geçerlidir. Örneğin böbreküstü bezlerinden salgılanan bir hormonun (aldosteron) yokluğu mutlak ölümdür. Öyleyse böbreküstü bezinin zaman içinde yavaş yavaş geliştiği düşünülemez; çünkü bu bez olmadan insanın yaşaması mümkün değildir.

Aynı şekilde pankreasa ve insüline sahip olmayan bir insan bedeninin de yaşamını sürdürmesine olanak yoktur. Pankreası olmayan bir yarı-insanın milyonlarca yıl önce dünya üzerinde gezindiğini varsayalım. Başına ne gelirdi?… Cevap basittir; yediği ilk şekerli gıda ile birlikte şeker komasına girer ve oracıkta ölürdü.

Biz yine de bir kısmının çok “bilinçli” bir diyet yaparak -aslında bu mümkün değildir, çünkü yediğimiz besinlerin çok büyük kısmında şeker vardır- hayatta kaldığını varsayalım. O zaman şu soruyla karşılaşırız: Acaba bu hayali “insan ataları”, pankreasa ve insüline nasıl sahip oldular?

Acaba günlerden bir gün bir tanesi çıkıp; “artık bu şeker sorununu çözmemiz gerek, iyisi mi midenin altında bir yere bir organ koyalım da bu organ kandaki şekeri dengeleyen bir hormon salgılasın” mı dedi? Ve sonra kendisini zorlayarak midesinin altında gerçekten de bir pankreas mı oluşturdu? İnsülinin nasıl bir formüle sahip olması gerektiğini hesaplayıp sonra da bu formülü pankreasa mı öğretti?

Yoksa, günlerden bir gün, çok “başarılı” bir mutasyon oldu da, bu pankreası olmayan hayali yarı-insanlardan birinin DNA’sındaki bir bozulma sonucunda, ortaya birdenbire tam teşekküllü bir pankreas ve insülin hormonu mu çıktı?

Ancak bu “mükemmel” mutasyon bile yeterli olamazdı. Bir de, kandaki şeker oranını sürekli olarak kontrol altında bulunduracak, gerektiğinde pankreasa insülin salgılama komutu yollayacak, gerektiği kadar insülinin salgılanmasından sonra da “dur” emri verecek bir karar mekanizmasının beynin bir köşesinde bir başka “tesadüf” sonucunda ve pankreasla aynı anda oluşması gerekirdi.

Bu bilim dışı senaryodan da açıkça anlaşıldığı gibi vücuttaki diğer bütün sistemlerde olduğu gibi hormonal sistemin de evrim teorisinin iddia ettiği gibi basamak basamak oluşmasına imkan yoktur. Zaman içinde gelişen tesadüflerin ya da herhangi bir diğer hayali evrim mekanizmasının hücrelere, kandaki maddeleri analiz etme, bu analizlere göre karar alma, başka organları durumdan haberdar etme ve devreye sokma, haberleşirken özel mesajcılar (hormonlar) kullanma gibi yetenekleri kazandırmasına imkan yoktur.

Bu kusursuz sistemi yaratan, her detayı olması gerektiği şekilde belirleyen sonsuz ilim sahibi olan Allah’tır.

“HORMONLAR” DA TÜM VARLIKLAR GİBİ ALLAH’IN
EMRİYLE HAREKET EDER

İnsan vücudunda onbinlerce farklı türde hormon her an faaliyettedir. Kalbin atış hızından, kandaki şeker miktarına, damarlardaki kan basıncından, görme hücrelerine ulaşan ışığın şiddetine kadar vücutta her an durmaksızın gerçekleşen binlerce milimetrik ayar, hormonlar tarafından düzenlenir.

Hormonlar hücrelerde üretilir. Hormonların üretiminde çoğu zaman “milimetrenin binde biri” oranında bir fazlalık ya da eksiklik vücuttaki bütün dengeleri alt üst edebilir. Ölüme kadar varan sonuçlar doğurabilir.

- Peki, şuursuz hücreler ne kadar hormon üretmeleri gerektiğini nereden bilir ve bu hassas ölçüyü nasıl hesaplar?

Hormon dediğimiz şey, her çeşidi farklı amino asit dizilimlerinden oluşan protein molekülleridir. Bu moleküllerin gözleri, kulakları, burunları, kısaca ortamı algılamalarını sağlayacak duyu organları yoktur. Düşünmelerini, hesap yapmalarını sağlayacak bir düşünce organları, akılları ve bilinçleri de yoktur. Fakat bu moleküller adeta görür, duyar, hesaplar ve düşünürmüşcesine vücut içinde yollarını bulur, ulaşmaları gereken hücrelere taşıdıkları mesajları iletirler. Kendi mikroskobik büyüklüklerine oranla binlerce kilometrelik mesafeleri hiç şaşırmadan, yollarını kaybetmeden kateder ve varmaları gereken hücrelere ulaşırlar.

- O halde, bu bilinçten ve algıdan yoksun moleküller, yönlerini nasıl bulurlar, doğru hücrelere nasıl ulaşırlar? Ne ağzı ne dili olmayan bu hormonlar ulaştıkları hücrelere taşıdıkları mesajı nasıl aktarırlar? Taşıdıkları mesajı aktarmak gerektiğini nereden bilirler?

Hücreler hormonların taşıdıkları mesajları anlayıp hemen kendi içlerinde yapmaları gereken işlemleri başlatırlar. Kendilerinden istenen faaliyeti ya da üretimi ne eksik ne fazla tam gerektiği kadarıyla yerine getirirler.

- Bir düşünün, aklı, şuuru, gözü, kulağı olmayan bir hücre kendisine gelen mesajı nasıl anlar? Anladı diyelim, ne yapması gerektiğini, nasıl yapması gerektiğini nereden bilir?

Tüm bunları anladığını ve bildiğini varsayalım, neden derhal ve kusursuzca itaat etmek zorunluluğu hisseder? Umursamazlık, sorumsuzluk ya da gevşeklik göstermez, ertelemez veya unutmaz?

Bu soruların cevabını hormonların içindeki atomlarda ya da hücrenin içindeki parçacıklarda veya moleküllerde aramanın ne kadar akılsız ve anlamsız bir çaba olacağı açıktır. Çünkü bunların hiçbirinin tek bir an dahi ne yapması gerektiğini hesaplayacak, doğru kararı verecek bir aklı ve bilinci yoktur.

Bu soruların tek bir cevabı vardır. Canlı cansız tüm varlıklar gibi bu yaratıklar da kendilerini yaratan Allah’ın emirlerine uyarlar. Evrenin her noktasına olduğu gibi, hücrelere de hormonlara da moleküllere de atomlara da an an ne yapmaları gerektiği Allah tarafından ilham edilir. Bir Kuran ayetinde bu sır bize şöyle haber verilmektedir:

Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)

VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.13_1145]
Rating: 0 (from 0 votes)
Facebook İnternet Sayfamızı Beğenip Yorum Yapmayı İhmal Etmeyiniz.

You might also like

Fizyolojik Atrofi Nedir
Fizyolojik Atrofi Nedir, Fizyolojik Atrofinin Tanımı, Fizyolojik Atrofi Ne Demek, Vikipedi, Atrofi...
Beyin Ölümü Nasıl Gerçekleşir ?
Beyin Ölümü Diğer Adıyla Koma Nasıl Tanı Konur ? Beyin Ölümü Gerçekleşmesi Hakkında Gerekli...
İshal İçin şifalı bitkiler
İshal olanlar içinm şifalı faydalı bitkilere bakalım. İşte alt kısımda detaylar. umarız...
bu sözlerden hangisini siyaset ve devlet adamı süleyman demirel söylemiştir
Sizce Hangisidir ? One Minute!! Benim Memurum İşini Bilir. Asmayalımda kesmeyelimde. Yorumlarınzı...

Etiketler: , , , , , , ,

Duyuru:
*Sitemizdeki Videolar Diziler Muzikler Fragmanlar Tanıtım Amaçlıdır. Yanlızca Kısa Bir Bölümleri Yer Almaktadır.
*Sitemizde Bulunan Videolar Yahoo, Google, İzlesene, Youtube Gibi Siteler Üzerinden Oynatılmaktadır.
*Sitemizdeki Yayınlanan Sağlık Konuları Tamamen İnternet Araştırmalarına Dayalıdır. Böyle Konularda Lütfen Doktorunuza Veya Bir Uzman Hekime Başvurunuz.
*Yazı Video gibi Konularda Hak Sahibi İddia Eden Kişiler Veya Telif Haklarına Aykırı Bir Yazı Görüyorsanız Bu Yazıyı İletisim Bölümünden Bizimle İrtibat Kurmanız Yeterli Olacaktır.

Yorum Gönderim